Milli Ekonomi Modeli
Prof. Dr. Haydar Baş

DEFLASYON

Fiyatlar genel seviyesinde yaşanan düşüş toplam talebin yetersiz kalmasından kaynaklandığı için, fir­malar üretim kapasitelerini kısma yoluna giderek iş­çi çıkartır. Bu ise daha fazla bir talep daralmasını be­raberinde getirir. Bir taraftan tüketiciler, fiyatlar dü­şüyor diye var olan taleplerini bile ertelerken; diğer taraftan artan işsizlik, zaten eksik olan talebi daha da aşağıya çeker, böylece adeta ekonominin ortasındaki bir kara delik misali deflasyon süreci her şeyi yutup ekonomileri durma noktasına getirir.
 
Kapitalist anlayışın klasik ayağı, sistemin ken­di kendini tamir edeceğine, fiyatların ve işçi üc­retlerinin ise esnek olduğuna inanmaktadır. An­cak gerçek hayatta uygulamanın bu şekilde olma­dığını gören kapitalist anlayışın diğer ayağı Keynes modeli, kamunun harcamalarını arttırarak ta­lebi desteklemesi gerektiğini savundu (5).
 
Yapılan uygulamalar kısmen netice verdi ancak kamu harcamalarını maliyetli para ile arttıran uygu­lama zaman içerisinde ülkeleri hem enflasyon, hem de borç sarmalı ile karşı karşıya getirdi. Çünkü faiz­le alınan borç para ile yapılan harcamalar neticesin­de bu paraların ödemesi için hükümetler vergi oran­larını arttırmak ve orta vadede hem cari, hem de sosyal harcamalarını kısmak zorunda kaldılar.
 
Bir taraftan artan vergiler üretim maliyetlerini yukarı çekerken, diğer taraftan hem kamunun orta vadede harcamalarını kısmak zorunda kalması, hem de vergilerle piyasadan paranın çekilmesi hane halklarının talebini daha da kıstı.
 
Netice olarak kısa vadede kısmen fayda vermiş gibi gözüken Keynes'in yaklaşımı orta ve uzun va­dede hem maliyet enflasyonuna ve hem de talep da­ralmasına sebep oldu. Sonuç olarak dünya ekono­mileri hem işsizlik, hem de enflasyon denen yeni bir hastalıkla yani stagflasyon ile tanıştı.
 
Deflasyonla mücadelede hastalığın sebepleri teş­his edilemediği için uygulanan reçeteler adeta ağrı kesici mesabesinde kalmıştır. Hastalık devam etti ancak tesiri kısmen azaltıldı. Çünkü hastalığın te­meli hane halklarının tüketmemesi iken, bu açık maliyetli para ile yapılan kamu harcamaları ile ka­patılmaya çalışıldı.
 
Talebi artırmak için kullanılan maliyetli paranın geri ödemesi, orta vadede hem kamu harcamaları­nın kısılmasına hemde vergi oranlarının artırılması­na neden oldu.
 
Deflasyondan çıkmak için neler yapmalı sorusuna ve şu ana kadar uygulanan politikaların neden yanlış veya eksik olduğuna cevap bulmadan önce, daha ö­nemli bir soruya cevap arayalım; neden ekonomiler deflasyona girerler? Halen bilinen ekonomi modelle­rinin cevabını bulamadığı bu soruyu şu şekilde de so­rabiliriz; büyüyen ekonomiler neden belli bir süre sonra durağan bir döneme girmekte ve sürekli bir bü­yüme yakalanamamaktadır? Çünkü ekonomilerde za­man zaman ortaya çıkan bu durgunluk dönemleri ile deflasyon hastalığının sebepleri paralellik arzeder.
 
Önceleri gelişmiş kabul edilen ülkelerde baş göste­ren bu problem bugün başta ülkemiz olmak üzere dünyanın hemen hemen her yerinde en önemli hasta­lık olarak dünya ekonomilerini tehdit etmektedir. Öy­leyse hastalığı tedavi etmeden önce hastalığın sebep­lerini teşhis etmek gerekir.
 
"Her arzın kendisine yetecek talebini oluşturacağı"(6) düşüncesi ciddi bir yanılgı idi. Eğer büyüyen bir eko­nomiye sahipseniz yakaladığınız bu büyümeyi karşı­layacak tüketim miktarının üretimden elde edilen ge­lirle sağlanması mümkün değildir. Her dönem bu bü­yümeye mukabil eksik kalan tüketim miktarının emis­yonla birlikte dengelenmesi zaruridir.
 
Bu temel ölçüye sahip olmayan ülkelerde belli bir büyüme trendi yakaladığında, büyüme olduğu her yıl talep eksikliği daha da artmaktadır. Birkaç yıl sonra artık bu talep yetersizliği büyüyen ekonomilerde ken­di içine doğru bir çöküşü başlatacaktır.
 
Bu durumu vücudu büyüyen bir insanın o bünyeyi taşıyacak kemik yapısı gelişmediği için bütün bünyenin bu ağırlık karşısında kırılıp dağılmasına benzetebiliriz.
 
90'lı yılların başında bu konuda ilk görüşlerimizi bildirdiğimizde henüz dünya deflasyon ile tanışma­mıştı. O günlerde gelecek on yıllarda dünya ekonomi­lerinde çok ciddi bir pazar problemi yaşanacağını ö­zellikle hızlı büyüyen ülkelerin gerekli emisyon ayar­lamalarını yapmamaları sonucunda deflasyon ile karşı karşıya kalacaklarını ifade etmiştik.

Hatırlanırsa 90'lı yılların ortalarından sonra önce Japonya deflasyon sürecine girdi, nominal faizler sı­fırlanmasına rağmen reel faiz oranları pozitif kaldı. Japon hane halkları satın alma güçleri düştüğü ve ge­leceğe de güvenle bakamadıkları için harcamaları da­ha da kıstı, bu da fiyatların düşmesini, stokların art­masını ve buna bağlı olarak işçi çıkarımlarını tetikledi. O günden beri Japon mucizesi olarak ifade edilen o büyük ekonomiyi yakından takip edenler halen bu ekonominin kendine gelemediğini göreceklerdir:

1993   yılı GSMH    4 353.885 milyar Dolar

1994   yılı GSMH    4 794.274 milyar Dolar

1995   yılı GSMH    5 280.563 milyar Dolar

1996   yılı GSMH    4 691.726 milyar Dolar

1997   yılı GSMH    4 307. 697 milyar Dolar

1998   yılı GSMH    3 930.101 milyar Dolar

1999   yılı GSMH    4 457.198 milyar Dolar

2000   yılı GSMH    4 748.025 milyar Dolar

2001   yılı GSMH    4 163.847 milyar Dolar

2002   yılı GSMH    3 976.137 milyar Dolar

2003   yılı GSMH    4 296.189 milyar Dolar

2004   yılı GSMH    4 621. 195 milyar Dolar (7).

Doksan beş yılından sonra Japon ekonomisi GSMH'da 5 trilyon Dolar'ın üzerine bir daha çıka­mamıştır.

Diğer taraftan 2003 yılı Ocak ayında TV kanal­larında yaptığımız çeşitli açıklamalarda Alman ekonomisinin de 2003 yılında durağanlaşacağını, bunun akabinde işsizliğin artacağını ifade etmiştik. Almanya'nın Maastrich Kriterlerini askıya alıp ka­mu harcamalarını arttırmak zorunda kalacağını hatta çok kısa bir zaman içerisinde borç almak zo­runda kalacağını söylemiştik.

Alman ekonomisini yakından takip edenler bilir ki 2003 yılında Alman ekonomisi önce durağan bir döneme girdi. Arkasından işsizlik artmaya başladı.

Bugün itibarı ile son 72 yılın en yüksek işsizlik oranları Almanya'nın önünde durmaktadır. 5 milyo­nu aşan işsizi ile Almanya, tarihinin en büyük aç­mazı ile karşı karşıya olduğunu kendisi ifade ediyor.

2002 yılı işsizlik oranı % 8.2, 2003 yılı işsizlik o­ranı % 9.1, 2004 yılı işsizlik oranı % 9.6'dır(8).

Bu arada Almanya'nın Maastrich kriterlerine de uymuyor olması, AB içerisinde ciddi bir tartışma başlatmış Daha önce söylediğimiz gibi bu uygula­ma ile AB en geç 15 sene içerisinde dağılmak zo­runda kalacaktır.

Almanya büyüyen bir ekonomiye sahipti, ancak Mark'ı bırakıp Euro'ya geçtikten sonra, bu büyüyen ekonomiye karşılık piyasada bulunması gereken pa­ra miktarı sağlanamadı.

Çünkü artık para basma hakkı Berlin'deki Bundesbank'ta değil, Frankfurt'taki Avrupa Merkez Bankası'ndadır. Senyoraj geliri yerine borç alma yoluna giden başta Almanya olmak ü­zere AB ülkelerinin borç rakamlarında Euro'ya geçtikten sonra gözle görülür bir artış olduğunu gözlemlemekteyiz.

Mesala Fransa'nın Konsolide borç stoğunun GSMH'sına oranı 2001 yılı sonunda % 57 iken

2004    yılında bu oran % 65.6'ya çıktı. 2005 yılın­da ise bu oran, % 66. 6 olarak beklenmektedir. Almanya'nın Konsolide borç stoğunun GSMH'sına oranı ise 2001 yılı sonunda % 59.4 iken, 2004 yılında bu oran % 66.3'e çıkmıştır.

2005    yılında ise % 67.8 olarak beklenmektedir. Genel olarak AB ortalamasına baktığımız za­man, Euro'ya geçmeden önce borç stoğunun top­lam GSMH' ya oranı 90'lı yılların başında % 76.5 düzeyinden Euro'ya geçiş tarihi olan 2002 yılı so­nunda % 69.5'e düşmüşken; bu tarihten sonra ye­niden artmaya başlamıştır. 2004 yılında bu oran % 71. 2'ye çıkmış, 2005 yılında ise % 72.2 olarak beklenmektedir(9).

Peki deflasyonun sebebi sadece büyüyen eko­nomilerde ortaya çıkan eksik talep mi? Elbette hayır. Bazen piyasada aksine fazla miktarda para olmasına rağmen yine de eksik talepten dolayı e­konomiler deflasyona girebilir.

Gelir dağılımında dengesizlik şüphesiz deflas­yonu doğuran en temel sebeplerden biri.

Eğer toplumun büyük bir kısmı belli bir gelir sevi­yesinin altına düşerse artık tüketme kabiliyetini yitir­miş demektir.

Piyasada fazla miktarda para olsa bile, bu para belli ellerde toplandığından dolayı, toplumun geri kalan bü­yük kesimine yeniden tüketme kabiliyeti kazandırıl­madan ekonominin deflasyondan çıkması mümkün değildir. Yani faiz oranlarını düşürüp tüketimi arttıra­rak deflasyondan çıkılacağı kısmen doğrudur. Ancak asla yeterli değildir.

Çünkü faiz oranları sıfırlansa dahi bankada parası o­lan kesim parasını tüketime kaydıracaktır. Ya parası ol­mayanlar? Onlar için bu politikanın hiçbir faydası ol­mayacaktır.

ABD örneği bu dediklerimizi ispatlamaktadır. Faiz oranlarını uzunca bir süre % 1'lere çeken FED deflas­yondan çıkmayı hedefledi ancak kısmen başarılı oldu. ABD'de son üç yılın gecelik faiz oranları şu şekildedir. 2002 yılı ortalaması % 1.67, 2003 yılı ortalaması % 1.13 oldu. 2004 yılında ise % 1. 35 oldu (10).

Çünkü gelir dağılımındaki çarpıklıktan dolayı ABD halkının belli bir kısmının gerçekten geçim sı­kıntısı bulunmaktadır. Bu çözülmeden deflasyondan çıkmaları mümkün değildir.

Ülkemiz için de durum bundan farklı değildir. Bir taraftan yüksek girdi maliyetlerinden dolayı maliyet­ler artarken bir taraftan da gerek maliye gerekse faiz politikaları ile piyasadan para çekildiği için talepte da­ralma yaşanıyor.

Türkiye şartlarında TEFE ve ÜFE hesaplama­larında uygulanan teknik eksik kalmaktadır. Ya­pılması gereken;
 
(+) olan ürünler ayrı bir kategoride toplanmalı ve ortalama artış hesaplanmalı; (-) olan ürünler ayrı bir kategoride toplanmalı ve ortala artış hesaplanmalıdır.
 
Örneğin 2004 yılı TEFE ve ÜFE rakamlarına baktı­ğımızda bazı mamüllerde fiyatın talep esnekliği düşük olduğu için, maliyetlerden (vergi, enerji, hammadde) gelen artışların fiyatları ortalama % 40'lara varan oran­larda arttırdığını görüyoruz. Örneğin 2004 yılı TE-FE'de sac % 66.5, motorin % 34.9, ana metal sanayii % 34.1; ÜFE'de ise doğalgaz % 28, konut %21.1 art­mıştır(11) .

Bazı mamüllerde ise fiyatlar, talebe karşı duyarlı olduğu için piyasada var olan talep daralması bu ürünlerin fiyatlarının düşmesine sebep olmaktadır.
 
Örneğin 2004 yılı ÜFE'de elektrikli ev eşyası % 10.8 düşmüştür(12).
 
Elektrikli ev eşyası modeli çok hızlı değiştiği için eğer piyasada yeterli talep yoksa, üretici mecburen ü­retim maliyetleri artsa dahi fiyatları düşürerek elinde­ki stokları satma yoluna gidecektir.
 
Böyle bir ekonomide, yani hem vergi, enerji, hammadde, istihdam vergileri vb. leri artmasından dolayı maliyetlerin arttığı, hem de yetersiz talepten dolayı stokların yükseldiği bir ortamda TEFE ve Ü-FE sonuçları bizi yanıltıcı neticelere ulaştıracaktır. İ­ki farklı hastalık, yani maliyet enflasyonu ve talep daralması (+)'nın (-)'yi yok etmesi gibi birbirini gö­türmekte; sanki ekonomide bu hastalıkların hiç bir yokmuş ve ekonomi dengede imiş gibi bir sonuç or­taya çıkmaktadır.,
 
Örneğin buğday ektiğinizi düşünelim. Buğdayın fiyatı talep azlığından veya arz çokluğundan dolayı % 30 düşsün. Ama bu buğdayı elde ederken kul­landığınız gübre ve mazot yani maliyetleriniz % 35 artsın bu şartlarda bu günkü TEFE hesaplama tek­niğine göre eğer enflasyon buğday, mazot ve gübre dikkate alınarak hesaplanmış olsaydı sonuç % 2.5 çıkacaktı. + % 35 - % 30 = % 5 bölün ikiye; = enf­lasyon % 2.5 çıkacaktır. (buğday ve mazot + güb­renin ağırlıklı ortalamalarını eşit kabul ediyoruz). Halbuki köylü için enflasyon % 65'tir. Zira üretici­nin satın alma gücü % 65 daralmıştır.

 
% 30 sattığı üründen, % 35'te üretimden bir önceki yıla göre zarar etmiştir. Zaten enflasyon hane halklarının gelirindeki daralmayı gösterir.
 
Gerçekten ülkemiz şartlarında bir çözüm aranı­yorsa; bu gün yapılanın aksine maliyetleri aşağı­ya çekecek bir maliye politikası ve tüketimi tetikleyecek bir para politikasının aynı anda devreye konması gerekir.
 
Burada maliyetleri aşağıya çekecek bir maliye politikasından kastımız şudur: Bu kadar yüksek vergi alınmasının sebebi hazinenin bu kadar yük­sek oranda borçlanma ihtiyacıdır.
 
Bu ihtiyacın sebebi de kendi parası yerine ma­liyetli yabancı para karşılığı emisyonunu genişlet­me isteğidir. Dolayısı ile doğru para politikaları uygulanmadan bu borçların, buna bağlı olarak bu kadar yüksek vergilerin de aşağıya düşürülmesi mümkün değildir. Öyleyse sağlam mali politika­lar için öncelikle doğru para politikalarının uygu­lanması gerekir.
 
Peki, gelir dağılımında bu boyutta bir denge­sizlik neden meydana gelmektedir?
 
Bu gün dünya'da hakim olan anlayış, üretim ile para kazanma yerine para ile para kazanma anlayışıdır. FEX piyasalarında günde ortalama 1.9 trilyon Dolar işlem görmektedir. Bunun yaklaşık 1.5 trilyon Dolar'lık kısmı USD doları cinsindendir(13) .
 
Büyüklük sırasına göre ingiltere (637 milyar Do­lar), ABD (350 milyar Dolar), Japonya (149 milyar Dolar), Singapur ( 139 milyar Dolar), Almanya ( 94 milyar Dolar), Hong Kong, Avusturya, isviçre, Fran­sa, Kanada borsalarında bu işlemler olurken dünyanın yıllık toplam üretimi (GDP) sadece 36 trilyon Dolar civarındadır^; .
 
Faizin varlığı ve spekülatif para anlayışı paranın belli ellerde toplanmasını sağladı. Toplumun ciddi bir kısmı geçim derdi yaşarken azınlık bir kesim de mil­yar Dolarlara sahip oldu.
 
Sonuçta paranın belli ellerde stoklanması toplumda istenilen talebin ortaya çıkmasına da engel oldu. Bu sebeple bugünkü kapitalist anlayışların deflasyonun sebeplerinden biri olan gelir dağılımındaki dengesizli­ği çözmesi mümkün değildir. Çünkü uyguladıkları bütün politikaların temeli faize dayanmaktadır.
 
Deflasyondan kurtulmak için sadece bir tek düzen­leme yeterli değildir. Aynı anda hem para politikası, hem maliye politikası, hem bunlara uygun dış ticaret modeli, hem de sosyal devlet anlayışını hayata geçir­mek gerekir.
 
Bu konuda şunu çok rahatlıkla söyleyebiliriz: Def­lasyon kapitalist anlayışın çocuğudur. Bu sistemin kendisi bu hastalığı üretmektedir. Ve bu hastalık ken­disini ortaya çıkaran bir modelle çözülemez. O yüz­den ortaya koyduğumuz bu Milli Ekonomi Modeli'ni ülkeler hayatlarına geçirip kapitalist anlayışı terk et­meden bu hastalıktan kurtulamazlar. Biz bu görüşü­müzü 90'lı yılların başından beri ifade ediyoruz.
 
Bir dönem ABD'nin faizleri adeta sıfırlama gay­reti, kapitalist anlayışın dışında yıllardır ifade ettiği­miz bu modeli kısmen hayatına geçirme gayreti idi. Ancak ABD faizleri sıfırladığında kendi toprakları dışında bulunan karşılıksız parasının kendisine geri geleceğinden korktuğu için bunu uzun süre devam ettiremedi. ABD için her iki yol da çıkmaz sokak görünüyor. Şu ana kadar kapitalist anlayışın göre­mediği ve göremeyeceği ve bu derece batmış bir e­konomiyi dahi kurtaracak bir yol mevcuttur. Ancak buradaki analizimizin dışında kalmaktadır.

5- John Maynard Keynes, The General Theory s. 129,
6- Bkz; Denis Henri, Histoire de la pensée économique, Presses Universitaires de France, 1971
7- Bkz. IMF World Outlook 2005
8- Bkz: EUROSTAT ( Statistical Office of The European Communities
9- Bkz: EUROSTAT ( Statistical Office of The European Communities
10- Bkz: FED 09/ 06/ 2005
11- Bkz: DİE verileri, www.die.gov.tr
12- Bkz: DİE verileri, www.die.gov.tr
13- Bkz. BIS - Bank of International Settlement, Trennial Survey 2004
14- Bkz: World Bank, 2003