Milli Ekonomi Modeli
Prof. Dr. Haydar Baş

ÜRETİM

Üretim ekonomilerde gerek mal, gerekse hizmet anla­mında üretim, kalkınmanın ve büyümenin tek kaynağıdır.
 
Üretim olmadan ne insanlara istihdam sağlaya­bilir, ne de ihtiyacımız olan mal ve hizmetlere sa­hip olabiliriz.
 
Ekonomi politikalarının hedefi; üretmek ve bu üretilenleri halkına tükettirebilecek bir geliri oluş­turmaktır.
 
Para ile para kazanma yerine üretim ve pazar­lama ile para kazanma anlayışı ekonomilerde ha­yata geçirilmediği sürece ne gerçek manada ülke ekonomilerinin büyümesi ne de insanına iş imka­nı sunması mümkündür.
 
Milli Ekonomi Modeli'mizde hedef hem üre­ten, hem de tüketme kabiliyetine sahip bir toplum ortaya çıkarmaktır.
 
Üretmeden kağıt üzerinde hayali spekülatif o­yunlarla kalkınmak mümkün değildir.
 
Düşünün ki bir kumar masasında bulunan in­sanların cebinde 1000 YTL para var, günlerce ku­mar oynasalar bu para 1001 YTL olabilir mi?

İşte bu şekilde sermaye piyasalarında yapılan binlerce spekülatif hareketin reel manada ekono­miye hiçbir katkısı yoktur. Bilakis zararı vardır.
 
Sık sık yeni bir kavram ile karşılaşıyoruz; iş­sizliği azaltmayan büyüme... Gerçekte böyle bir büyümenin olması mümkün mü? Hem ekonomi daha fazla üretecek, hem de çalışan insan sayısı aynı kalacak veya azalacak, bu mümkün değildir. O yüzden gerçek büyüme, üretimle insanlara is­tihdam sağlayacak şekilde olabilir. Aksi anlayış­lar borç para ile tatile gitmeye benzer, ekonomiler büyüdüğünü zannettikçe daha fazla batarlar.
 
Şimdi üretimi oluşturan değişken ve paramet­releri irdeleyelim.


 
Mikro manada üretimi işletmeler yaparlar, o ülkedeki bütün işletmelerin toplamı da elbette bi­ze toplam üretim fonksiyonunu verecektir.
 
Sermaye vasıtası ile hammadde, emek, yer ve teknolojiyi biraraya getiren işletmeler, ürün elde ederler. Öyleyse üretim fonksiyonu, emeğe, ser­mayeye, hammadde, yer ve teknolojiye bağlıdır. Ancak buradaki sermaye diğer üretim faktörlerin­den farklı olarak bu üretim faktörlerini devreye koyan tahrik unsuru vazifesini görür. Dolayısı ile üretim denklemi aşağıdaki gibidir:
 
Üretimi oluşturan bu parametre ve değişkenleri tek tek irdelemeye önce sermaye ile başlayalım.
 
Üretimin temeli elbette yatırımlardır. Yatırım ol­madan üretim olması mümkün değildir. Öyleyse bu yatırım ve üretim için ihtiyaç duyulan sermaye nereden elde edilecektir?Faizle parayı piyasanın dışına çeken kapitalist anlayış paranın en temel vazifelerinden biri olan üretimin tahrik edilmesini engelledi. Eğer üreti­min önünü açmak istiyorsak öncelikle bloke edil­miş olan sermayeyi özgürlüğüne kavuşturmak zo­rundayız.
 
Kapitalist anlayış, yatırımların kaynağını ta­sarruflar olarak görmüştür(1). Bu sebeple kalkın­mak isteyen ülkelerin önüne iki seçenek konul­du. Bunlardan birincisi tasarruflardır. Yani va­tandaşın bankalarda faizde duran parasının yine bankalar kanalı ile faizle birlikte yatırıma akta­rılmasıdır. Bir diğeri ise faizle alınan yabancı paradır. Dikkat edilirse her iki yöntemde de faiz­li para ile yatırım esastır. Zaten kapitalist anlayı­şın temellerinden biri de budur.
 
Maliyetli para ile yatırım yapmanın en önemli problemlerinden biri üretim maliyetlerinin artması ve maliyet enflasyonuna sebebiyet vermesidir. Ma­liyetlerin artması ya fiyatları yukarı çekecek; bu da mala olan talebi kısacak, ya da üreticinin kârından veya işçi ücretlerinden kısıntıya sebep olduğu için yatırım cazibesini azaltacaktır.
 
Diğer taraftan kalkınma için ihtiyaç duyulan fi­nansman ya tasarruf miktarı ile ya da yabancıların tanıdığı kredi miktarı ile sınırlandırılmıştır. Ancak kalkınma gayreti içerisinde olan ülkelerin milli ge­lirleri son derece az olduğu gibi buna bağlı olarak da tasarruf miktarı o nispette azdır. Tasarrufları, ül­kelerin kalkınmasında yeterli bir kaynak olarak görmek, fakir hane halklarının geliriyle fabrika kurmasını ümit etmek kadar anlamsızdır.
 
Zaten az olan bu tasarruflar da faizle birlikte pi­yasadan çekildiği için üretimi devreye koyması ge­reken para tamamı ile devreden çıkmıştır. Bunun yerine bu bloke edilen para devlete satılarak dev­letler adeta haraca bağlanırcasına büyük bir borç batağının içerisine çekilmiştir.
 
Özellikle 1970'li yıllardan sonra bu anlayışla yurt dışından faizli para alarak kalkınma yolunu seçen ülkeler, Global sermayeye trilyonlarca Dolar borçlu konuma gelmişlerdir. Yani kalkınmaya ça­lışıp ürettikçe batmışlardır.
 
Enflasyon bahsinde geniş olarak bu maliyetli para­yı analiz edeceğiz. Ancak kesin olan şu ki yatırımlar i­çin tasarrufları veya yabancı sermayeyi çözüm olarak görmek hele hele bunları maliyetli olarak kullanmak asla bir çözüm değildir. Aksine sürekli ve verimli üre­timin önündeki en önemli engellerdir.
 
Olması gereken, paranın tarifinde de ifade et­tiğimiz gibi, paranın tahrik gücünden istifade ede­rek emisyon mukabili emeği devreye koyarak üre­timi sağlamaktır.
 
Devlet sıfır faizle proje mukabili isteyen herke­se ama herkese sermaye desteği sağlamalıdır.
 
Ayrıca faizlerin sıfırlanmış olması vatandaşın elindeki tasarrufların da belli ellerde bloke edil­mesine değil, aksine piyasada dolaşarak hem ü­retimi, hem de tüketimi desteklemesine imkan verecektir
 
Bugün üretim belli ellerde tekelleşmiş durum­dadır. Maliyetli paraya dahi herkes sahip olama­maktadır. Liberal anlayış her sahada serbestlik­ten bahsetmesine rağmen para bugün belli eller­de bulunmakta, üretim yapmak için sadece mü­teşebbis olmak yetmemektedir.
 
Paranın tekelleşmesi, isteyen herkesin değil sadece parayı elinde bulunduranların müsaade ettiği kimselerin üretim yapmasına neden olmak­tadır. Bu bireyler için böyle olduğu gibi kalkın­mak isteyen ülkeler için de böyle olmuştur. Ken­di emisyonu ile yatırım yapmak isteyen ülkelere liberalizm adına yasak getiren kalkınmış ülkeler böylelikle diğer ülkelerin kalkınmasını bilinçli olarak engellemektedir. Ayrıca onlara kendi pa­ralarını satarak zaman içerisinde bu ülkeleri bü­yük bir borç batağının içine itmektedirler. He­men akabinde bu borçlara mukabil bâkir yeraltı kaynakları borçlu ülkelerin elinden alacaklı o­lanlara geçmektedir.
 
Aşağıdaki grafikte bunu daha net analiz edebiliriz:

Yetersiz Sermayenin Neden Olduğu Üretim Kaybı


Faizsiz Para İle Yapılan Üretim



Faizli Para İle Üretim



Daha öncede değindiğimiz gibi proje mukabili iste­yen her insana finansman desteği sağlanması, tekel pi­yasaların oluşmasına da engel olacaktır. Liberal anla­yışın uygulandığı ülkelerde bir kast sistemi oluşmuş­tur. Eğer para sahibi değilseniz ne kadar gayretli ve müteşebbis olursanız olun, bireyler hiçbir zaman üre­tici olamamaktadır. Tabii ki bunun istisnaları var; mil­yonda bir kişi kendi gayretiyle adeta aradan imalat ha­tası olarak sıyrılıyor. Ancak genel uygulama, özgür­lükler adına yola çıkan bu kapitalist anlayışın insanla­rın hayatlarına sınırlamalar getirdiği adeta bir kast an­layışının toplumda hâkim olduğunu göstermektedir. Şunu unutmamamız lazım ki; zengin olmak herkesin en doğal hakkıdır. Ekonomi modellerinin gayesi in­sanların önünü tıkamak değil, aksine açmak olmalıdır.
 
Tabii emisyonla üretimin desteklenmesi belli bir kural çerçevesinde olmalıdır. Projenin hayata geçirile­bilir olması bizatihi sermayeyi sağlayan devlet tarafın­dan kontrol edilmelidir.
 
Bu yatırımların belli bir kısmı için elbette ithalata ihtiyaç duyulacaktır. Ancak bunun için ihtiyaç duyulan sermaye eğer ithalat yapılan ülke yerli parayı kabul et­miyorsa ihracat ile karşılanacaktır. Bunun için dahi uy­gun bir dış ticaret politikası ile maliyetli borç paraya ihtiyaç duyulmadan mesele çok rahatlıkla çözülebilir.
 
Üretim için ihtiyaç duyulan sermayenin maliyetsiz olması ülkeler açısından son derece önemlidir. Aksi düşünüldüğünde ülkelerin zaman içerisinde borç bata­ğına girmesi kaçınılmazdır. Örneğin Türkiye'de oto­yol yapmak için maliyetli yabancı paraya ihtiyaç var mı? Elbette hayır, çok rahatlıkla yollar yerli ve mali-yetsiz para ile yapılabilir. Oysa biz kendi toprakları­mızda dahi yapacağımız yatırımlar için kendi emisyo­numuzu devreye koymak yerine faizle alınan borç pa­rayı tercih ediyoruz.
 
Burada dikkat edilecek tek husus emisyonun enf­lasyona sebebiyet verip vermeyeceğidir.
 
"Yerli para ile üretim yapmayın, enflasyon olur" diyenlerin, maliyetli para ile bunu yapmayı tavsiye etmeleri, yabancı sermayenin yatırım yapmasını ö­nermeleri veya gelen turistin cebindeki dövizi enflas­yon sebebi olarak görmemeleri gerçekten anlaşılır değildir. Bu nasıl bir enflasyon ki yerli parayı görün­ce birden ayağa kalkacak ama maliyetli dövizi gö­rünce uykuya dalacak.
 
Acaba emisyon hangi şartlarda enflasyon yapar?
 
Öncelikle bunu ikiye ayıralım; birincisi var o­lan üretim hacmini arttırmak için kullanılan ser­maye kısa dönemde kapasite kullanımını art­tıracak, emisyon mukabili ürün olduğu için enf­lasyona sebebiyet vermeyecektir.
 
Eğer bu sermaye artışı yatırıma gidiyor ve me­sela bu yatırımların devreye girmesi için bir yıllık zamana ihtiyaç duyuluyorsa, orta vadede yine bir sıkıntı olmayacaktır. Ancak kısa vadede olabile­cek talep artışı için alınacak çok basit tedbirler el­bette vardır. Enflasyon analizinde buna da deği­neceğiz. Ayrıca bizim gibi talep daralması yaşa­nan buna mukabil eksik kapasite kullanımları o­lan ülkeler için kısa vadede bu geçiş dönemi çok rahatlıkla geçilecektir. Bu geçiş belli parasal ha­cimler korunarak (ki piyasada bulunan paranın toplam üretime karşılık belli bir oranı vardır) hiç­bir talep enflasyonu riski ile karşılaşılmadan ya­pılacaktır.
 
Diğer bir etken de emektir.
 
Özellikle genç bir nüfusa sahip ülkemizde milyon­larca insan kahve köşelerinde, sokaklarda işsiz olarak dolaşmaktadır. Bu âtıl duran emeği devreye koyarak çok rahatlıkla üretim hacmimizi hayal bile edemeye­ceğimiz bir düzeye çıkartabiliriz. Bu işgücünün ciddi bir kısmının eğitimli olduğu düşünülürse olayın va­hameti daha da iyi anlaşılacaktır. Milli Ekonomi Mo-deli'mizde biz bu bireyleri sadece ekonomide bir işçi olarak değerlendirmeyi düşünmüyoruz.
 
Sermaye desteği çözüldüğünde bu işsiz kesim içe­risinden ciddi bir kısmının müteşebbis olacağı, sana-yici-üretici olacağı aşikardır. Dolayısı ile emisyon ile birlikte devreye konan bir âtıl emek beraberinde belki de yüzlerce insana iş sahası açacaktır. Avrupa'ya gi­den işçilerimiz yıllar sonra elde ettikleri birkaç kuruş ile sıfırdan işadamı konumuna gelebilmiştir. Yıllar sonra elde edilen bu kapital eğer devlet tarafından ay­nı insanlara kendi topraklarımızda sağlanmış olsa idi bugün bu insanlar Avrupa'yı değil kendi memleketini kalkındırmış olacaklardı.
 
Ayrıca sadece işsiz kesim değil, çalışan kesim için düşünüldüğünde, sermaye artımı emeğin marjinal ve­rimini de arttıracaktır.
 
Bir diğer etken de hammaddedir. Kalkınmasını belli bir oranda başaran hiçbir ülke yoktur ki sahip olduğu yeraltı ve yerüstü kaynaklarını devreye koymamış ol­sun. Daha önce ifade ettiğimiz gibi sınırsız ve sürekli yenilenen kaynakların olduğu bir dünyada yaşıyoruz.
 
Özellikle ülkemiz için düşünüldüğünde sahip oldu­ğumuz yeraltı ve yerüstü kaynaklarını devreye koy­madan kalkınmamız mümkün değildir. Eğer bir ülke sahip olduğu bu kaynakları yabancıların işletimine a­çıyor veya satıyorsa kendisi kalkınmayı düşünmüyor demektir. Eğer demirinizi, bakırınızı, çinkonuzu işlet­miyor satıyorsanız, acaba kendi sanayiinizde ne kulla­nacaksınız? Zaten üretim dediğimiz şey, var olan bu kaynakların sermaye ile birlikte emeğin devreye ko­narak işlenmesi ve katma değer oluşturulmasından başka bir şey değildir.
 
Bir diğer konu da tarımdır. Tarım başlı başına ele alınması gereken bir konudur. Bir işletme için önem­li olan bir malı kaça sattığı değil ondan ne kadar kâr elde ettiğidir. Çünkü firmalar için hedef yüksek ciro değil elbette yıl sonunda çok kâr elde etmektir. Bu aynen ülkeler için de geçerlidir.
 
İhracat yapmak önemli ama bu ihracatı en az itha­lat ile elde etmek, yani dış ticaret fazlası sağlamak ülkeler için asıldır. Bu sebeple tarım kesimi en az it­halat ile en fazla ihracatın yakalanacağı kesimlerden biri olduğu için ülkelerin büyümesinde ve işsizliğe çözüm bulmasında son derece önemli bir sektördür.
 
Eğer ithalata dayalı bir üretiminiz varsa net hasıla, ithalatın çıkarılmasından sonra elde edilendir. Oysa tarım kesiminde durum elbette daha farklıdır. Dola-yısı ile tarımda emisyon ile sübvansiyon uygulaması çok rahatlıkla ve yüksek oranlarda yapılabilir ve ö­zellikle ülkemiz için çok hızlı bir büyüme bu sayede elde edilebilir.
 
Daha üretici ürününü tarlaya atmadan tahmini elde edilecek ürünün karşılığının yarısı devlet ta­rafından bu insanlara sıfır faizle takdim edilmeli­dir. Mahsul alındıktan sonra kalan kısım net he­saplanarak verilmelidir.
 
Destekleme fiyatlarının olması şarttır. Şu ana ka­dar bu uygulamalar kısmen az bir miktar yapılmış a­ma bunun finansmanı faizle alınan para ile karşılan­mıştır. Bu ve benzeri uygulamalar, ülkelerin borç ba­tağına girmesine sebeb olmuştur. Tarım kesiminin fi­nansmanı, ürün mukabili emisyonla karşılanmalıdır.
 
Üretim ile emisyon arasındaki denge oranlarına uyulduğu taktirde hem hızlı bir büyüme yakala­nacak ama buna mukabil ne ülke borçlandırılacak ne de talep enflasyonu ile karşılaşılacaktır.Net ha­sılanın tarım kesiminde yüksek olması devlete daha rahat sübvanse etme hakkı verecektir.
Bir diğer konu da arazi ve yer meselesidir. Ön­celikle tarım, maden ve sanayi arazileri tespit e­dilmelidir. Ülkemizde en verimli topraklarda sa­nayi üretimi yapıldığını görüyoruz. Bu son derece yanlıştır. Akabinde dar bölge sanayi kalkınma modeli hayata geçirilmelidir.
 
Yani kırsal alan denilen yerlerde, köylerin yanında sanayi tesisleri oluşturulmalı, hammadde ve nakliye durumları tespit edilerek belli sanayi bölgeleri şehirle­rin dışında ve ülkenin her yerinde devreye konulmalı­dır. Nüfus göçünün doğudan batıya doğru veya kırsal alandan şehre doğru yaşanmasının sebebi bu bölgeler­deki insanımızın kendisine iş imkanı bulamamasıdır. Halbuki dar bölge kalkınma modeli ile bu göçün önü­ne geçilebileceği gibi, işçilik maliyetleri ve nakliye gi­derleri çok daha ucuz kalacak üretici için rekabet im­kanları da artacaktır.
 
Bu modelde pazarlama problemi de olmaz. Kü­çük çaplı atölye ve KOBİ'ler çevredeki ihtiyaca göre yönlendirilir. Böylece pazarın ihtiyacı da ye­rinden karşılanır.
 
Dar Bölge Yaygın Kalkınma Modeli'nin önemli bir özelliği de; sanayiinin yaygınlaştırılması ile milletin topyekûn bir atılım hamlesine başlaması ve her bölge­nin devreye girmesi ile üretimin ve sermayenin tabana yayılmasıdır. Ayrıca ülkemizde âtıl duran birçok arazi çok rahatlıkla halkın kullanımına açılabilir. İsterse devlete veya bireylere ait olsun hiç kimsenin, sahip olduğu bir araziyi boş tutmasının ekonomiye bir kat­kısı olmayacaktır. Öyleyse âtıl duran yerler için daha yüksek bir vergi uygulaması ile her yerin üretime katılması teşvik edilmelidir.
 
Teknoloji ise son derece önemli bir başka ko­nudur. Eğer bir ülke gerçekten kalkınmaya karar vermişse teknolojiye yatırım yapmak zorundadır ama bu yeterli değildir.
 
Önemli olan bu teknolojinin ilmine sahip ol­maktır. Bu bilgiyi elde etmeden her yıl teknoloji transferi yapmak elde edilen gelirlerin her yıl dışa­rıya transfer edilmesi demektir. Teknoloji aynı ser­maye ve emek miktarında daha fazla hasıla demek olduğu için hem emeğin, hem de sermayenin mar­jinal verimini arttıracaktır.
 
Her ülke için özellikle kendi ülkemiz için muhak­kak bilim üretim üslerinin kurulması, üniversiteler ve özel sektör ile entegreli çalışılması gerekir. Buralarda elde edilecek yeni teknolojiler yerli sanayiye uyarlana­rak hem maliyetler aşağıya çekilmeli, hem de dış pa­zarlarda yerli sanayicinin rekabet şansı arttırılmalıdır.
 
Sadece özel sektör bünyesindeki AR-GE çalış­maları bunun için yeterli olmayacağından muhak­kak devlet tarafından bu bilim üslerinin finanse e­dilmesi gerekir. Çünkü bazen araştırmaların bütçe­si ancak devlet tarafından finanse edilecek kadar yüksek düzeydedir.
 
Bir diğer konu da devletin üretimde yer alıp alma­yacağı meselesidir. Devlet sadece ekonomiyi düzenle­yici olarak görev almak yerine özellikle kamuya ait ve stratejik sahalarda muhakkak üretici olarak piyasada bulunmalıdır. Yüksek sermaye gerektiren sahalara ya­tırım yapmalıdır. Böylelikle monopol piyasaların olu­şumu da engellenmiş olacaktır.
 
Ülkemizde sanki bir ekonomi kuralı imiş gibi savunulan özelleştirmenin ne iktisadi izahı, ne de fiili uygulaması vardır.
 
Fransa' da devletin ekonomide ki ağırlığı % 54, Belçika'da % 54.3, İsveç'te % 62.3, İtalya'da % 50.2, Almanya'da % 49, ABD' de % 32, İngiltere'de % 41 düzeyinde iken bu oran Türkiye'de 1998 yılı i­tibariyle % 26'dadır(2).
 
Türkiye'de en son yapılan özelleştirmeler sonu­cunda bu oran, 2005 yılı itibariyle % 20'nin altına inmiştir.
 
Balkanlarda ülkemizde olduğu gibi özelleştirme a­dı altında bölgenin yer üstü ve yer altı kaynakları, glo­bal güçler tarafından elde edilmeye çalışılmasına rağ­men, bu ülkelerde devletin ekonomideki payı, ülkemi­ze oranla çok daha yüksektir. SırbistanKaradağ'da devletin ekonomideki ağırlığı % 60, Hırvatistan'da % 40, BosnaHersek'te % 55, Romanya'da % 35'tir(3).
 
Yüksek sermaye gerektiren sahalarda veya stratejik öneme haiz sektörlerde devlet ve millet işbirliğine muhakkak gidilmelidir. Ülkemizin bugün sahip oldu­ğu ve yabancılar tarafından katrilyon Dolarlar ile ifa­de edilen yeraltı kaynakları maalesef bedava bile ka­bul edilmeyecek fiyatlar ile sâtılmaktadır. Oysa yuka­rıda da değinmiştik, bu kaynaklar olmadan bir ülkenin üretim hamlesi yapması mümkün değildir. Diğer ta­raftan devlet, millete ait olan kaynakları yine milleti i­le birlikte işletmelidir. Bu sayede bu kaynaklar hem yerli sanayiinin imkanına ucuz fiyattan sunulabilecek hem de bu işletmelerden elde edilen kârlar ortak olan halk için büyük bir gelir kapısı olacaktır.

1- Bkz, A. Smith, Milletlerin Zenginliği, Ç. Haldun Derin, M.E.B. Yay. 1955
2- Bkz, IMF Economic Outlook, June 1998; OECD Analytical Databank
3- Bkz, EBRD (European Bank for Recostruction and Development 2002)